PROF. DR. MUZAFFER AKSOY 1915-2001

 

Prof. Dr. Muzaffer Aksoy, Mersin Devlet Hastanesinde iz bırakan pırıltılı bir isimdi.  1947 ile 1957 yılları arasında hastanemizde önemli hizmetleri vardır ve yanı sıra bilimsel çalışmalarına da burada  aralıksız devam etmiştir. Bu yıllar arasında çalışmaları şöyle sunulabilir:

 

"Uzman statüsü kazandığı 1947 yılından 1957'ye kadar Mersin Devlet Hastanesi'nde çalıştı. 1952'de hematolojide uzmanlık için ABD'ye giderek Boston'da 'Blood' dergisinin kurucusu ve başyazarı Prof. Dr. William Dameshek' in klinik ve laboratuarında kan alanında çalışmalar yaptı. 'Anti-fetal serum üretimi' üzerine yaptığı çalışmalar sonucunda yazdığı makalesi, 1955'te İsviçre'de bir bilim dergisinde yayımlandığında uluslararası tıp topluluğunda büyük yankı yarattı. Prof. Aksoy'un ayakkabıcılar üzerindeki istatistiki çalışmaları sonucunda benzen'in lösemiye yol açtığı gerçeği ortaya çıktı."

 

Prof. Dr. Muzaffer Aksoy 20 Aralık 2001’de İstanbul’da hayata veda etmiştir.

 

 

Kuşaklar Buluşması toplantı dizisinin altıncı konuğu Prof. Dr. Muzaffer Aksoy’un hayatını kendi dilinden okuyabilirsiniz. 

 

“Hayat hikayem biraz karışık. Başarılar ve anlaşılmazlıklarla dolu. Özellikle dışarıda elde ettiğim, ün diyelim, kolay olmadı. Bunda en büyük kabahat benim. Çünkü insanlara kolay yaklaşan bir adam değilim.

 

1940’da tıp fakültesini bitirdim. Harp içindeydik. 4 yıl askerlik yapmak zorunda kaldık. Bir süre sonra da İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Profesör Frank Kliniği’nde dahiliye uzmanı oldum. Mersin Devlet Hastanesi’nde dahiliyeci kadrosu açıklanmış, oraya tayin oldum. İlk intibam fevkalade fenaydı. Her şey primitifti, tansiyon aleti, mikroskop bile yoktu. Çocukça bir reaksiyonla istifa etmek üzere başhekimin odasına gittim. Münevver bir doktordu. Yanındaki kişi bana bir mikroskop verebileceğini söyledi, meğer baytar müdürüymüş.

 

Neyse, çalışmaya başladık. Benim gayem ABD’ye giderek bilgilerimi geliştirmekti. Babam oldukça iyi mevkilerde bulunmuş bir insandı ama maddi bakımdan bunu karşılayamazdı. Ama silahım mesleğimdi. Blood diye bir dergi vardı ona mektup yazdım, ben 36 yaşında bir Türk doktoruyum, sizin yanınıza gelmek istiyorum dedim. Evet diye cevap geldi. Gerekli 30 bin lirayı topladım. Bu parayla karım ve üç çocuğumla Amerika’ya gittik.

 

Gittiğim hastanenin şartları beni şaşırttı; arkadaş münasebeti vardı onlarda, hoca öğrenci gibi değildiler. Bir yıl orada kaldım. Hocam Türk olduğum için bilgimi biraz küçümsüyordu. Bir gün onun koyduğu bir teşhise itiraz ettim. Hafif alayla reddetti. Oysa filmler beni haklı çıkarttı. Ve hocam hatasını herkesin önünde itiraf etti. Bizde bugün dahi yüzde doksan bunu yapmazlar, utanırlar. Oysa herkes hata yapar, bunu saklaması ayıptır.

 

Tekrar Mersin Devlet Hastanesi’ne döndüm. Oranın halkında bir kansızlık belirdi. Bir doktor on tane hastalık biliyorsa on teşhis koyar. Bu hastalık da Türkiye’de bilinmiyordu. Ben Amerika’da bunu görmüştüm, daha çok zencilerde olan bir kan anomalisiydi: Orak hücre hastalığı. Baktım bunlar şehrin muayyen bir bölgesinden geliyorlar, etnik bir grup. Bir araştırma yaptım. Bulgularımı İngiltere’de o zamanın en meşhur mecmuasına gönderdim ve çıktı. Amerika’daki hocamdan bir mektup aldım; sana araştırma yapman için 3500 dolarlık bir grant vereceğiz, diyordu. Bu paranın karşılığı olarak alet istedim. Geldi, aldım ama meğer aletler demonteymiş. Nasıl birleştireyim, bilmem ki. Evimize gelen ilkokul üçe kadar okumuş bir adam var. Ben takarım dedi ve hepsini yaptı. Mesleğine olan sevgisinden dolayı işini iyi öğrenmişti.

 

İşte bu aletlerle bulgularımı gösterdim. Yazılarım dışarıda yayınlandı. Buluşlarım dolayısıyla Unesco 1957’de dünyada ilk defa bir sempozyum yaptı ve benim yüzümden İstanbul’u tercih etti. Bu arada ben üniversite imtihanlarına giriyorum. Üç defa İngilizceden kaldım; artık haysiyet meselesi yapıp girmeyeceğim. Histoloji hocası olan dekan vekili beni sempozyumdan tanıyordu. Israr etti, yeniden girdim. Bir baktım jüriyi değiştirmişler. İmtihanı kazandım. Bu arada İstanbul hemoglobinini tespit ettim. Sonra üniversitede 25 senelik üniversite hayatım oldu.

 

Üniversitede çalışırken ağır kan hastalıklarının sık sık belirli bölgelerden geldiğini gördüm. Topkapı’nın dışında ayakkabıcı dükkanlarındaki insanlarda oluyordu. Birçok faktörü inceledim, olmadı. Bir de baktım hastalığı yapanların içinde benzen var. İşte doktorluk böyle; on tane bilirsen on tane teşhis koyarsın, yüz tane biliyorsan yüz. Benzenin kesin olarak lösemi yaptığını tespit ettim. Oysa o zamana kadar hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalarda benzenin kanser yaptığı tespit edilememiş. Tıpta diğer bir araştırma usulü olarak bir topluluğa bakarsınız. Grup karşılaştırması yaparsınız. İşte biz araştırmayı ayakkabıcılarda yaptık. Bulguları yazdığım bir makaleyle Amerika’nın en önemli kan dergisine gönderdim. Çok zordur bu gibi dergilerde bir şey yayınlatmak. Kırk kere geri gönderirler, şurasını burasını düzelt diye. Nihayet yazıyı kabul ettiler.

 

Bir süre sonra, ayağımı kırmış hastanede yatıyordum, Roma’dan telgraf geldi. Amerikan Çalışma Bakanlığı’ndan biri gelip görüşmek istiyor. Görüştük. 1-1.5 sene sonra bir mektup geldi, mahkemede şahitliğe çağırılıyorum. Benzenin iş yerlerinde kullanılması gerçekten tehlikeliyse yasaklayacaklar ama ABD’de buna bir mahkeme ve jüri karar veriyor. Dolayısıyla beni müthiş bir soru yağmuruna tuttular.

 

Bu arada benim çok az param var. Hadi otel parasını onlar ödedi. Yemek ne olacak? Kore, Taiwan bakkallarından en ucuz balık konserveleriyle yirmi gün geçirdim. Tam dönerken yine Amerikan treasury’den bir mektup gelmiş. Arnavut inadım tuttu, çok kızmıştım beni konservelerle yaşattılar diye, açmadan cebime attım… uçağın kalkmasına yarım saat kala, avukat gelip bana 3000 dolarlık çek getirdi. Hanımla Portekiz’de buluştuk. Bir kutu baklava getirmiş. Yirmi gün konserve yedikten sonra o gece o bir kutu baklavayı bitirmiştim. 3000 dolarla da daha sonra bir genetik kongresi dolayısıyla Rusya’ya gittik.

 

Yurtdışındaki yayınlarım Türkiye’de dışarıda olduğu kadar yankı bulmadı ama birçok Türk doktoru bu mevzu ile alakadar oldu. Anormal hemoglobinler vs. hakkında çalışmalarımın etkisi Türkiye’de bu iki konunun başlaması şeklinde oldu. Benzen konusunda fazla bir çalışma olmadı.”

 

Sorulara geçildiğinde, içme su borularındaki asbest konusunda bir soru üzerine Aksoy, “Bu konuda ben defalarca yazdım. Ama Türkiye bir sağır sultan memleketi.” dedi. “Dinlemiyorlar. Benzen konusunda Amerika’da işyerlerinde kullanılan benzen miktarını 1 PPM’ye düşürdüler. Türkiye’de 1973’te Demirel zamanında sadece 20 PPM’ye indirildi.”

 

“Tesadüfen doktor oldum. Ama başka mesleklerde de zihniyetim aynı olacaktı. Bu, insanın biraz da içinde. Kolay başarılar biraz insanların yanlış yola sapmalarına neden olabiliyor. Toplum, dürüst insanların başarılı olduğu görse belki etkilenir.

 

Emekliliğim bu güne kadar kötü geçmedi. Tübitak’a gidiyorum. Eski yazdıklarım üzerinde bazı değişiklikler yapıyorum. Bu yıl 5-6 tane yazım var dışarıda çıkacak. Ama bütün bunların membaı üniversitedeki yıllarımdır. Çalışma yapmayanlar üniversitede şu yok bu yok demesinler. Kusur kendilerindedir. Ayrıca öylelerini biliyorum ki, bütün dünyadaki tıp mesleğinde içinde buldukları müesseseyi içine sindirmemişler, menfaatleri onları ayakta tutuyor.”

 

Atatürk Diyor ki;

Doktor Nöbet Listesi

Satınalma